İçeriğe geç

Pazar Yazıları – 0015

“Beni çözemezsin hemşire! Sınıflayamazsın, etiketleyemezsin, kelimelerle tarif edemezsin… Yüklediğin her anlam benden farklı olma ihtimaliyle birlikte doğar. Üç sene sonra Tibet’de kimsenin adını bilmediği bir tarikata girip kapı dibi süpürebilirim ya da Çorum’da dağlara tırmanırken ayağımı kırabilirim. Tek bir cümleyle hayatımı, düşüncelerimi değiştirebilme yeteneğine sahip olmak üzere yetiştirildim ben. Dinim, milliyetim ve ismim haricinde geri kalan ne varsa değişim içerisindedir ezcümle…”

Dini ve milliyeti de siktir et, geriye sadece isim kaldı elimizde!

Yazı yazmakta ki amaç beni sevsinler türünden ucuz hesaplar çarkına hapsolursa gerisinde yazı haricinde her şey vardır ve bir tür zevzeklenme ve tekrarlanma halinden ibarettir kendisi sadece. Sebep ne? İnsan neden kendini ifşa etmeye heveslenmiş kalemle? Ve ne kadar gizlenebilir kelimelerle? Baştan kestirip atalım o halde hiçbir şekilde gizlenemez, benim inancım bu yönde. Kıyafet gibidir kelimeler, her ayrıntı bir işaret, her harf bir karakter özelliğine imza. Bilim kurgu da yazsan, günlük tutup en derinlerinde de gezinsen fark etmez. Kurduğun cümleler sana ait olmaktan çıkmaz senden sonra, duvarına astığın resmindir kelimelerin. Demek ki dış dünya ile kurduğumuz ilişki evrenin de kendini yeterince ifade edememek gibi bir sıkıntımızın olduğu akla gelebilir ikinci soruyu düşündüğümüzde. Benim kesinlikle var, bunun yıllardır ayrımındayım zaten. Sebep sorusu çok kişisel, ayrıntılı ve benim bulduğum tek cevap içten dışa, dışarının etkisiyle…

İnsan daha mı hoş görünür yazdığı zaman? Bu bir zorundalık mıdır sonra? Hey sevgi doluyum, insanları seviyorum, bugün insanlık adına büyük bir insan namına küçük bir adım attım, aç bir sokak köpeğini doyurdum, en iyi benim, elli kitabım yayınlandı, sekizi çok sattı, ne kadar da eli öpülesiyim, karımı ve ülkemi acayip seviyorum, vesaire vesaire…

Mert insan dünyanın bir ucunda olsun ve tek bir sözü ve hatta söze de gerek yok, resmi bile yeter öper başımın üstünde gezdiririm. Şimdi bu cümleyi biraz irdeleyelim. Aslında bu fikir yazarken aklımda yoktu, yazdıktan sonra içime doğdu. İlk tesbit; Kendimin mert bir insan olduğu izlenimini verdi gizlice. İkincisi; İçinde var olduğum hayatın beni mert insanlara özlem duymak zorundalığına işaret etti. Üçüncüsü; Gerçekte yaklayamadığımı farklı yollarla telafi etmem gerektiğini söyletti. Bunlar cümlenin kurucusu benim çözümlemelerim ama hayır uzlaşamayız yine de, konu konuyu açar, fikir fikri doğurur ve kaybolup gideriz arkasından. Şairleri kıskanıyorum bu yüzden. Anlaşılmasalar bile var bir hikmeti deniyor arkalarından. Ya da içimdeki yangını bu kelimelerle ifade ettim falan deyip sıyrılıyorlar aradan. Fakat bu bir zaaf değil elbette, sadece açıklama yapmak zorunda değiller yazdıklarına dair. Bir benzetme hatırlarım lise çağı edebiyat derslerinden, şiiri açıklamaya çalışmak bülbülü eti için feda etmeye benzer. Güzel ifade, her ne kadar çok inanmasam da. Biz de öyle değil. Her kelimenin hakkını vere vere, güle oynaya, yere sere sere, atlayıp zıplayarak, sile sile üzerinde durmamız icap eder.

Bir yanda sakız çiğneyerek bacak bacak üstüne atmış bir orospunun yanında oturan Van Gogh’un durumu ne ise bizim de öylesi acınası türden bir halimiz vardır. Adam resim sanatının tarihini değiştiriyor, neredeyse her hücresiyle resim yapıyor ama kulaklarını çok seven bir kadına verebileceği hiçbir şeyi yok kendi kulağından başka. Sonra tutup sargılı haliyle onun da resmini yapıyor. İşte fark kesinlikle bu! Resimle oynaşmıyor, resme hapsolmuyor, resme gizlenmeye çalışmıyor, resimle uğraşmıyor, ilgilenmiyor bile. Resim oluyor, resme dönüşüyor kendiliğinden.

Ve fark sadece bundan ibaret ciğerim. Yazı yazmak ile yazıya dönüşme arasındaki uzun çizgi…

Tarih:Rastgele

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir