İçeriğe geç

Süpürge Otu – 0005

                  5 

                  Epey zamandır sere serpe bıraktığım sakallarımın artık ustura marifetiyle kazınması gerekiyor. Ustura deneyiminin başlangıç hikâyesi basit. Çok parasız kaldığım üniversite yıllarımın ilk döneminde hesabımı kitabımı İstanbul’a göre dengeleyememenin verdiği sıkıntı dönemlerinden birinden yeni çıkmıştım ki bir daha asla beş parasız kalmayacağıma söz verdim kendi kendime. Yurtta kalıyordum ve o sıralar kredi yurtlar kurumunun bağış ayağına verdiği sabah ve akşam yemeği kuponları ile bir müddet hayatta kalma çabalarım açlık sınırına dayanmadan devam edebildi. Bu kuponlara sabah kahvaltı niyetine birkaç hazır pakette zeytin ezmesi, karper peynir ve macun kıvamında yıvışık reçel ile yarım ekmek veriyorlardı. Akşam ise ya aldığın yemeklerin dörtte birini düşecek kadar bir miktar paraya saydırıyordun kuponu ya da yarım ekmek ile çorba içebiliyordun sadece. Geri kalan tüm masrafım ise günlük iki otobüs biletiyle Birinci sigarasına verdiğim ufak bir miktardan ibaretti. Kendime yediremediğimden babama haber vermedim, borç almaktan hazzetmediğimden de hemşerilerim ile sınıf arkadaşlarıma hiçbir talepte bulunmadım. Hayat geçip gidiyordu İstanbul’da ve benim aç yatıp yatmamam sadece benim sorunumdu bu koca şehirde. Sayılı gün geçip gider, geriye onun esamisi okunur ya sonrasında hovardaca para saçtığım dönemler olmasına rağmen hiçbir zaman tedbiri elden bırakmamaya gayret gösterdim. O dönemin hemen arkasından kendi kendime bazı ekonomik kemer sıkma politikaları geliştirmeye karar vermiştim. Değilmi ki koca koca süslü püslü kitaplarda hatırı sayılır profesörlerin el emeği, göz nuru, bilgi dağarcıklarından süzülme ve seçkin iktisat ilmini okul sayesinde beynimize çivi gibi çakmaya ve orada kalıcı izler bırakmaya niyetlenmiştik, bu ilim irfan ocağından kaptıklarımızın bir kısmını pratiğe aktarmanın zamanı gelmişti hani. En ucuzundan tıraş sabunu aldım bitpazarından, eski zamanlardan kalma hala adını kuaför olarak değiştirmemiş yaşlı ve kesinlikle şişe dibi kalınlığında camlarıyla gözlüklü berber amcalarımızın kullandığı tipte sert ve dayanıklı. Üzerinde marka adı olarak Ali Bıyıklı kabartma yazılı açık mavi plastik bir ustura, bir kutu Perma Sharp marka jilet, kendinden fırçalı ayakkabı boyası edinmek ilk hamlelerimdi. Ürettiği usturasına ismini kazdıran ve berberler dünyasında haklı bir üne sahip Ali Bıyıklı abimiz gerçek yaşamda ‘ Ustura Ali ’ namıyla anılmakta mıdır, gerçeğe tam anlamıyla vakıf değilim ancak bir akşamüstü Ankara Bendderesin’de umumhaneye giderken sırnaşık seyyar tezgâhlarının köşesinde hemen kerhaneye dönmek üzereyken “ Abi boyalım mı? ” gibi yavşak bir ağızla önce yakınlık temasında hareketlenen tıfıl oğlan ve benim daha durumu anlamlandırma çabalarım neticeye ulaşmadan bir miktar boyayı o loş karanlıkta ayakkabıma sürüverdiği geliyor aklıma. “ Ha! Ne? Ne oluyor? ” gibi cümleler dökülüyorken ağzımdan, bu emrivakiye hiç eyvallahımın olmayacağını ve geçim derdini bulaşık suyu hırsına şimdiden bezemiş bu ufaklığa kendimce tavır koyacağımı zannederek yürümeye yeltensem de küçük müteşebbisimiz aniden yüz seksen derecelik değişimle üslubunu sertleştirdi bir de üstüne efelendi kendince. “ Ha .iktir lan!” diye geçip gittim ki ardımdan beni “ Ustura Cemal’e söyleyecem görürsün sen! ” diye tehdit ederek uğurladı. İçeri daldım ama tüm hevesim sekteye uğramıştı bir kere. Genelev piyasasının ben buralara uğramayalı beri enflasyon oranının iki katı oranda fiyat yükseltmesine mi yanayım, ilerde kuracağı bıçkın yaşantısına alıştırma turları atan bir yeni yetmenin benim gibi eşek kadar bir adama posta koymasına mı takılayım bilemedim bir türlü, attım kendimi dışarı hemen. Fırlama boyacımız ortalıkta görünmüyordu ve Ustura Cemal tarafından az sonra boğazımdan doğranacağım paranoyasıyla baş başa kalmıştım minibüs durağına yollanırken. Şimdi bu psikopat Cemal ile bizim Ali Bıyıklı abimizin lakapları haricinde ve Cemal’in, Ali Abinin en sıkı müşterilerinden biri olması dışında bir ilgileri var mıdır gibi bir soru ister istemez akla gelir ve hiç yeri yokken anlamsız bir dolu çağrışımı beynimize nakşeden o kötü anlar hafıza kaydının defterinin dürülmesi gerektiğini hatırlatıp, bunun olanaksızlığını bulabildiği her fırsatta ispat etmesine acı acı gülümsetir. Hevesle giriştiğim bu ucuz yoldan tıraş olma ve ayakkabı boyama mevzu bir süre oyalamakla kalmadı, üç ay boyunca suratımda jilet kesikleri ve ayakkabılarımda yer yer göze çarpan boya artıklarıyla ortalıkta dolaşmak zorunda bıraktı beni. Yüzümün bir kısmında sakallar ters bir yüzeyden dışarı adım atmaya meyilliydi genlerimde yer alan bir tepkime sonucu ve çene kemiklerimim uç kısmı zayıf olmamın da verdiği destekten ötürü Norveç kıyılarına rahmet okutacak derecede oldukça dik kıvrımlara sahipti. Elbette ki yaşantım içki, sigara ve kronik uykusuzluk gibi kavramlara uyum sağlama gereği kilo almama izin vermiyordu ve lanet olası Ali Bıyıklı kabartmalı ucuz usturam ne kadar dikkat gösterirsem göstereyim bir yolunu bulup kıllarımı köküne kadar kazımakla kalmayıp derimin altına da sızarak ince bir kırmızı izi suratıma yerleştirmeyi her seferinde aynı ustalıkla beceriyordu. Kan taşı kullanmayı acemi berber anılarımın hafızama kazıdığı kötü hatıralarından dolayı hiç düşünmediğimden ve hayatımın her döneminden hatırladığım kedi çükü benzerliğinde yaralarımın yakamı hiç bırakmadığını bildiğimden haftanın üç günü ‘ Dövüş Kulübü ’ filminden fırlamış bir klişe tip olarak salınıp duruyordum etrafta. 


İdealizmin kendine göre saf ve çocuksu yanı çekici gelir önceleri insana, ardından yeteri kadar zeki beyin hücreleriyle çevrelenmişse kişi bunun su katılmamış, dümdüz ve ari bir salaklıkla özdeş olduğunu fısıldar içerlerden bir yerlerden gelen o tuhaf ses. Dışarıda gümbür gümbür davul çalarak alay ediyordur etrafın bu tutumunla. İlk başlarda çevrenin bayağılıklarla örülü olup senin elit bir kitlenin adamı olduğun hissiyle oyalanıp entelektüel avuntu kırıntılarıyla vakit geçirirsin yüksek perdeden. Hiçbir şey akıntının tersine yüzmeyi uzun süre yanında taşıyamaz oysa. Akıntı sonsuzdur, insan fani. 


                Dişlerimi fırçaladım bir güzel, sıcak su kaynatıp aynanın karşısına kuruldum masa başında. Perdah atmak diye nitelerler az tıraşlı sakalın üzerinden geçmeyi berber sınıfının ekâbir takımı. Benimki ise olsa olsa kemik kıran sert sakal kıllarımın verdiği anıştırma sonucu kar kürümek ya da tırpanla tarla biçmek arasında seçim yapmayı gerektirir. Artık tıraş sabunu yerine ozon tabakasıyla dost olduğu iddia edilen metal kutularda köpükler kullanıyorum. Kim bilir hangi eski geminin demir kaportasından imal edilmiş sıfır kilometre yeni bir jileti ikiye bölüp Ali Bıyıklı marka usturama takıyorum. Sakalları önce sıcak suyla yumuşatmam ardından üzerini köpükle ovuştura ovuştura sıvamam gerek. Her ayrıntıyı kralların şölen sahnelerine çevirmekte benim gibi bir çulsuza yakışır eyvallah. Epey özen gösteriyorum ve üst üste iki kere alarak sıfırlıyorum sakallarımı, makasla uzun favorilerimin uçlarını düzeltiyorum, briyantin sürüp saçlarımı tarıyorum ( ben ve briyantinli saç bir arada: Fredy ve kâbusları devam ediyor üzerine çeşitlemeler serisine devam demektir ) ve yüzüm alışılmış olanın öte tarafına ait tuhaf bir görüntüye dönüşüyor anında. Epey zamandır sakallı ya da bıyıklı dolaşan birinin kim bilir hangi nedenle bunlardan vazgeçmesiyle etrafındakilerin üzerinde ilk görüldüklerinde bıraktığı tuhaf benzetememe haliyle eşdeğer bir duygulanım yeni yüzüme alışana kadar oyalıyor beni. Kaportasına özenle pasta cila atılmış ve görülebilen her bir yeri iyice yıkanıp, silinip ardından da bir güzel parlatılmış eski model ateş kırmızısı bir Chevrolet marka otomobile benzetiyorum kendimi keyifle. Meraklısına diye satış ilanı verilen ve zaten sadece meraklısının ilgilendiği çok alımlı bir görünüm ve ilk başta fark edilir cinsten övgüye layık görsel bir festivaldir kendileri. Bakmaya doyamazsın uzun süre ama kaputunu açmaya gör; en az beş yüz kere kurcalanmış bir aksam, sağına soluna yedek parça fakirliğinden uydurulmuş torna işi yamalar, çalıştığı ilk on yılın sonunda kendini emekliye ayırmayı görev bilmiş amortisörlerle karşılar seni. Hele hele onu kullanma hevesine kendini kaptırırsan, devasa büyüklüğüne yakışır manevra kabiliyetini, direksiyona bir vücut geliştirme şampiyonasına hazırlanıyormuşçasına iki elle asılmaları, su gibi benzin içen sık sık yağlamazsan imanının gevreyeceğinden emin olacağın sekiz silindirlik eşek ölüsü motorunu hiç sorma anlatmakla bitmez. 


                 Şunun şurasında sadece akşam beşte zenginlerin oyuncağı borsanın giriş katında iş görüşmem var ve ben daha şimdiden yeni yetme manken edalarında aynanın karşısında harcıyorum saatlerimi. Epeydir süren başıboş hayatıma getireceği düzenden mi yoksa kronik parasızlık sorunuma bir süreliğine de olsa ara vereceğinden mi nedir bu neşeli hallerim? Aslı’dan sonra tepe taklak ve kesinlikle aşağı yönlü seyreden yaşantı sanım meğer en ufak bir tutunuş kırıntısına bile böyle bir tepki verebiliyormuş, ummuyordum hani. Kendime yakıştıramıyorum ama üzerime oturuyor elbisesi anında. Oğuz Atay’dan bu yana ülkedeki en büyük tutunamayanı kendi küllerinden yaratacak olan bu sığırcık kuşuna sıcak ve huzurlu bir ev, uzun vadeli bir iş, prezervatifli güvenli aile içi seks hayatı, çocuk yaparak geleceğe sarkma hayali, süpermarketlerde hafta sonu aile boyu alışveriş yapma ihtimali fazla geliyor yine de. Hayatımın ilk yarısından edindiğim tecrübe vasıtasıyla yapabildiğim en iyi şeyin yatağa yanlamasına uzanıp, sigara ve bira içerek Bukowski okumak olduğu düşünülürse bulabileceğim tek işin boktan ve batması muhtemel bir derginin ucuz editörlerinden biri olmak olduğunun henüz farkındayım. Hayat insanların hayallerinden ve düşüncelerinden ibaret olsaydı diğerlerinin muhteşem kurguları yanında benim payıma düşen sadece pırıl pırıl ışıklar saçan devasa yıldızların arasında kaybolup gitmiş kendi mütavazi ışığıyla avunup diğerlerine öykünen ve onları küçümseme paradoksuna kapılmış bir mum ışığı olmak kalırdı. Zannedilenin aksine düşlerin sığlığı mutluluğu yakalamanın muhteşem sırrı değildir babam, önyargılarıyla sulandırılmış dar görüşlü bir dimağın işaretidir kendileri. Allah’a şükür ayaklarımız yere basıyor da böylesi kâbusları ancak akıl yitimi olarak nitelendirilecek uyku sırasında çoğu zaman da farkına bile varmadan geçiştirip gidiyoruz. Yoksa çılgın bir ressamın histeri çığlıklarında kaybolup gitmek ya da deli bir yeni yetme şairin elinde oyuncak olup kadere kahretmek gayet mümkündür ve ben daha kendi düşlerime gem vuramamışken diğerlerininkini kaldıramayacak derecede hassas bir mideye sahibim. Benim kendime has dertlerim mevcut, en başta da kimlik sorunum geliyor. ‘Güdümsüz!’ Aceleci bir yaftalama çabasıyla bulabildiğim en uygun tabir budur kendime. Eğer herhangi bir seçenek varsa ortada, kendi adıma ben her devirde yanlış ya da küçük hesapların adamı olarak sonuçsuz hamlelere meyilliyimdir. En olmadık yerde nereden kaynaklanmışsa köküne kibrit suyu dökülesi gururlanacağım tutar, en gereksiz zamanlarda ortama terslik niyetine olumsuz fikirlerimle çıkışlarım meşhurdur, durduk yere başımı belaya bulaştırıp ardından günlerimi onu defetmek adına harcadığım çok olmuştur. Ne var ki zararı kendime indirgeyecek kadar da hümanist ideallerim sayesinde çevremde felaket tellalı olarak anılma bahtsızlığından burun farkıyla yırttığımın da altını çizmekte fayda var. Her seferinde bu kez öyle olmayacak diye ne stratejiler geliştirmişim, nice kuramlar denemişim ki haddi hesabı yok. 


             Salih’e telefon açıyorum, akşam sekizde benim evde buluşmak üzere kararlaştırıyoruz. Kimseye haber vermememi, yalnız konuşmak istediğini tembih ediyor. Epeydir dalgın bu çocuk, yeni yeni ayrımına varıyorum bunun. O kadar çok kendi hayatlarımızla ilgiliyiz ki etrafımızda olup bitenlere kayıtsız kalıyoruz çoğu zaman. Onlara ilişmemiz için ya bizim özelimize dokunmalılar, ya da randevu almalılar bizden. Yirmi birinci yüzyıl post modern dünyayı kudurmuş köpek dişi emperyalizmin önüne gelen her bakir toprağa saldırması diye adlandıranlara bir hatırlatma da benden. Aynı zamanda büyük yalnızlıklar ve kısır döngü bencillikler çağıdır kendileri. Aslı’nın bir suçlaması da benim alabildiğince bencil olduğum üzerinedir, boşuna değil. Sırf bu laf yüzünden hayatımı ayaklarının dibine bıraktım, bu da olsa olsa evrensel örümcek ağında kendi kendime ördüğüm yapışkan salaklık oyunuyla özdeştir. Herkes kendi hayatının güdümünde ben merkez kulesinde hapis. Zaten asıl sorun bu olduğu için birbirimizden kaçıyoruz durmadan, boşuna “ Türkiye birbirlerini arayan ve ısrarla bulamayanların ülkesidir. ” denmiyor. Fıçı içerisinde yaşayıp elinde fenerle gece gündüz “ Adam arıyorum! ” diye etrafını kendine güldüren saçı sakalı birbirine karışmış milat evveli dostumuzu saygıyla anmamak elde değil. Etraf artık yanlış anlaşılmalardan geçilmiyor, dört bir yana kör kurşunlar sıkıp hedefi ıskaladığımıza şaşıp duruyoruz ardından. Kadınlarla başım ne kadar dertliyse arkadaşlar konusunda da o denli şanslıyımdır ki her birini yılların süzgecinden ince eleyip sık dokuyarak telefon rehberine yerleştirmişim. Salih’le arkadaşlığımız da çok uzun senelere dayanıyor. Önceleri sağda solda görürdüm mahallede, çok konuşkan olmadığını biliyordum. Devamlı koşturacak bir şeyleri, etrafında sohbete koyulduğu birkaç kişi, birini söndürüp diğerini yaktığı ucuz sigarası, siyah Oltu taşı tespihini parmakları arasında döndürmesiyle tam bir şehir bitirimi olma yolundaydı o devirler. Kaygan bir zemindir varoşların caddeleri, kim bilir belki de sadece anasının duaları sayesinde takılıp düşmeden hayatını rayına oturtmayı başarmıştı. Altı aylık bir süreçte ortak arkadaşlar vasıtasıyla pek çok kez yan yana gelmemize rağmen doğru düzen konuşmadık bile. Ben daha yaşlı olduğumdan ağırdan aldım ve varmadım üzerine. Kötü içtiğimiz bir sahil gecesi her nasılsa yolu düşmüş muhabbete katılmıştı geç saatlerde. Ayarımın kaçtığı bir sefere denk gelmiş olmalı ki dostlar refakatime Salih’i kattılar eve yollanırken. Yaptığım türlü soytarılığa o içen ve içenleri bilen vakur tavrıyla katlandığını hatırlıyorum. Beni evime getirmekle kalmadı odama kadar da eşlik edip yatağıma yerleştirdi o gece. Ertesi gün hatırımı sormaya eve gelmesi ve ona çay ikram etmemle kıvamını bulan dostluğumuz hiç aksamadı ondan sonra. Tuhaf bir şekilde bana saygı duyduğunu hissediyordum, belli etmiyor ya da hareketleriyle dışa vurmuyor ancak yapmadıkları ve söylemedikleriyle ancak muhatabının anlayabileceği bir tavırla içerlerde bir yerde duyumsuyordum olup biteni. Bir yönüyle benim, alıştığı çevresinden farklı olduğumu biliyor, diğer yönüyle yabancılara kapalı tuttuğum pek çok yönümü dostlarıma sonuna kadar açtığımı seziyor ve kendisini de onların arasına rahatlıkla yerleştiriveriyordu. Kendince önemli saydığı meselelerinde benim fikrimi almak gibi bir olayı da mevcut, tabii yollardan mahallenin abisi gibi hissetmeme ve kendimi değerli varsaymama neden olan. Rıfat’ın babası Kara Halil amca rahmetli olmadan evvel hastanede oğullarına vasiyet niyetine bir söz bırakmış; “ Önce gidin karınızı satın, sonra arkadaşınızı satarsınız ”. Kimse kimseyi satmasın hocam ne gereği var. Çorum’dan kalkıp önce Kadıköy balık pazarına yakın yerde çay ocağı, ardından Fikirtepe dolaylarında kahvecilikle başlayan İstanbul macerası küçük oğlu Şeref’in uyuşturucu işine bulaşması sonucu Gebze’ye kadar sürüklemiş Kara Halil’i. O devirlerde Fikirtepe’ye yeni giren beyaz ölüm bir daha çıkmamış mahalleden ama bir vakit Karadenizli bir mafya babasının belki kendi çöplüğünde kendinden başka bir iktidar istemediğinden ya da ailesinden birinin eroine alışıp bok yolunda telef olmasından dolayı mahalleyi bu illetten temizlemeye karar vermesiyle birlikte bir ara sekteye uğramış sokak aralarında al sat muhabbeti. Başta Şeref’in bütün arkadaşları olmak üzere ne kadar torbacı varsa saçları ve kaşları kazıtılıp, sıra dayağından geçirilip, falakaya yatırılıp sokakta dolaştırılmış ders niyetine. Sadece Şeref yırtmış paçayı babası sayesinde. Rıfat’a gelince kendisi tam bir İstanbul fırlaması olmasına rağmen dünyanın en kolay zengin olma yöntemi beyaz işine ve beyaz kadın ticaretine bulaşmadan hayatını kazanmayı bilmiştir. İleri derece de astım hastası olan ve bu nedenle sağlık kurulu tarafından yüzde altmış iş görememezlik raporuyla çürüğe çıkartılıp askere gitmekten yırtan Şeref’te babasının O’na son emanetidir. Rıfat inanılmaz yollardan para kazanır, bir bakarsın beş parasız gezer, bir bakarsın etrafa kucak dolusu para saçar. Son dönemlerde ki yeteneği inşaat sektöründe faaliyet gösteren müteahhit firmalara komisyonunu alarak fatura temin etmektir. Minibüsçülerden petrol ofisi sahiplerine kadar geniş bir ağın aracılığına soyunmuştur. Para sorunu olan firmalarla tefecileri buluşturması, çeşitli entrikalardan yüz akıyla sıyrılması diğer yeteneklerindendir. Bin bir türlü cambazlıklarla iş alan şirketler adlarına düzenlenmiş faturalarla masraf göstererek vergi kıskacından kurtulmak ve dönemsel para sorunlarını tefecilerle çözmek için başvururlar Rıfat’a. Işık hızıyla iş bitirip aynı hızda âleme dalar ki esamisi okunmaz. Rakı sofrasına sekiz on meze dizdirmeden oturmaz ama kaya dibinde sadece tuzlu fıstıkla bira içtiği vakitlerde O’nu daha çok severim. Ne kadar çevresi olduğunu kendi bile bilmez, ama her türden adamla düşüp kalktığı halde soluğu Salih’le benim yanımda almaktan da kendini alamaz. Salih ile Moda’da garsonluk yaparken tanışmışlar delikanlılık çağlarında. Para harcamakla ilgili aşırı savurganlık huylarını o dönemlerden kaptığını Salih ballandıra ballandıra anlatır hep. O dönemin en popüler ve en pahalı mekânlarından birinde epey bir süre çalışmış yol yordam öğrenmiştir İstanbul Jet sosyetesinin hizmetinde. Ergen zibidilere kız arkadaşlarıyla baş başa kalabilecekleri loş masalar ayarlayıp onların aynalı sazan kıvamındaki pullarını yolmaktan, afyonlanarak mekana damlamış mafya babalarının her kül tablası değiştirmelerinde dönemin en büyük parasını ellerine sıkıştırmalarına kadar yüzlerce hikayeyi keyifle dinledim pek çok akşam. 


                Burası İstanbul, her yol mubah… İnsanlar ayakta kalmak için inanılmaz taktikler geliştirme yetenekleriyle donanmışlardır. Ankara kıçı değirmen taşı saygın memurlar şehriyse eğer, İstanbul sınırsız özgürlüklerin ince belli çay bardağında içilmiş bir yudum demli çayıdır. Tökezlediğin an kimseden yardım dilenmeden kendin ayağa kalkmak zorundasın öncelikle. Müthiş zaferlerin muhteşem yenilgilerle at başı koştuğunu ve her an bir tanesinin ipi göğüsleyip seni ele geçireceğinin gerçeğiyle yüz yüzesindir. En büyük suçlu İstanbul’dur öncelikle. Etrafa bakıyorum bazen, işporta tezgâhlarının başında kara saçlı Kürt delikanlılar korsan CD, korsan kitap, porno yayınlar, kaçak sigaralar satıp intikam alıyorlar bir nevi İstanbul’dan. Gerçi sadece Sultan Mehmet burayı fethetmiştir bunu herkes bilir ama ondan sonra gelen nesillerin her biri, en azından ilk geldiklerinde kendilerini Fatih ya da hiç olmazsa Ulubatlı Hasan varsaymaktan kaçınmamışlardır. Hemen ertesi dakika gerçekleşen düş kırıklığı sonrasında, akla gelen tek şey İstanbul’un buraya gelen herkese geldiği andan itibaren madik atıyor olmasıdır. Ertesi, ömür törpüsü bir öç alma sürecidir. Burada doğup büyüyen Anadolu kökenlilerin de farklı yöntemleri var elbette. Anladık İstanbul derinden sarsar insanı, değerlerini yıpratır, kişiliği ters yüz eder, başa kakar, yürek pareler, el yakar. Nimet de burada zillette. Bir yanda vur patlasın çal oynasın bütün dünya Akmerkez’den ibaret, tüm caddeler Vali Konağı, her semt Nişantaşı pırıl pırıl hayatlar diğer yanda onları seyreden on milyon seyirci. Bazen tirübünler sahaya inmeye yeltenirse de güvenlik güçleri eliyle yaka paça dışarı atılmaktır akıbetleri. Ancak İstanbul’a rağmen yaşamayı tercih edersen eğer seni seçen kısır döngü kaderimse çekerim türküsünü çığırmama şansına sahip olabilirsin. Salih ayrık otu olarak seçtiği yeni yaşantısını kendi deyimiyle Kadıköy ve gece hayatından elini eteğini çektiği zaman ancak kurabilmiştir. İnatla ve hırsla çalışır ve askerden geleli beri ehli namus bir kızla evlenmenin hayallerini kurar. Son işi bir tekstil fabrikasında servis çekmektir. Sigortası olmasa da kazancı fena sayılmaz, kendine ve arkadaşlarına ayıracak pek çok zaman bulabilmektedir işi sayesinde. Şükredecek daha çok şeyimiz ve daha bol vaktimiz vardı eski devirlerde. Şimdi birinin işinin olması en büyük ve tek şükür sebebi mahallemizde. Diplomalar çeşitlendi, sayıları arttı ve ekmek aslanın midesine yuva kurdu ahir zamanlarda. Şeref’in “ Parasız adam, gereksiz adam ” önermesi acı acı gülümsetir beni, ne zaman bu ahval üzere düşünsem. Sigara gibidir işsizlik belası, tiryakilik yapar, baş döndürür, öldürmez süründürür. Kendinden başka suçlayacağın kimse kalmaz git gide. Sanki bu hayat seni aşağılamak üzere kurgulanmıştır, Havva annemiz yasak meyveyi sırf bu nedenle ağzına götürmüştür, İskender Hindistan seferine bunun için çıkmıştır, Çanakkale bu sebepten geçilmemiştir. İşi olmak aşağılanmaktan kurtulmak mıdır o da ayrı bir baş belası. Duyuyorum her yerden kaprislere boyun eğmek ve ağız kokusu çekmek diye nitelendiriyor çoğu meslek erbabı iş hayatını. Ya bu patron, amir kısmı arızalı ya bizimkilerde bir tuhaflık var. Her mahalleden bir milyoner çıkmış mıdır emin değilim ancak pek çoğundan milyonlarca işsizin fışkırdığı aşikâr. En çok da işverenin hesabına dönüyor çark, daha ucuza, daha nitelikli iş gücünü istihdam etme yetkisine kavuşuyor bu durumda. Çarkın dişlisine diş bileyenler şaşkın, kendileri mi dışarıda kaldılar yoksa kasten mi bırakıldılar? Memnuniyetleri mi onları öfkeli öfkeli söyleten? Hırsız olmamamın sebebi elime yeterince fırsat geçmediğinden mi, yoksa muhtaç olduğum kudret damarlarımda dolaşan asil kanda mı? Burada basit türüyle yüz kızartıcı suçlar kapsamında dar anlamlı hırsızlıktan değil polisin avantasından iş bilir memurun sakalına, batık bankacılardan hayali ihracata, her türlü beceriye dayalı sebepsiz zenginleşmeden dem vuruyorum. Adlar değişir, tanımlar farklılaşır, nitelik farkı mümkündür ve elbette anlaşılabilir kategoriler vardır ama eğer kıyının öteki yanındaysam hepsinin aslı astarının hırsızlığa dayandığını iddia edebilirim. Küçük çaplı kolpocudan, hamutuyla götürülen deve kervanına kadar her birinin yolu açık olsun ve mümkün mertebe bana uzak dursun. Bana değmeyen yılan ne kadar yaşarsa yaşasın ve her horoz kendi çöplüğünün bilirkişisi olmaya devam etsin. Bana sorumluluk, duyarlılık, insani tepkiler koyma gereği, sevgi, barış, eşitlik, kardeşlik, özgürlük masalları sıralamayın beyhude yere. İlk gençlik çağlarımda çok daha heyecanlı ve sinirliydim her türlü memleket meselelerinde. Ülserden kıvrılan bir mideyle basurdan muzdarip bir kıç hediye kaldı geriye. Allahtan kahvehanede lavuk muhabbetine sardırmadım da bir filin bile ayaklarını yerden kesip, yatak yorgan yatıracak migren belasını başımdan uzak tutabildim. Karamba karambita… 


Tarih:"Rastgele"

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir